28 Ocak 2018 Pazar

Yeni Yılın İlk Ayı Biterken Kafamı Meşgul Eden Birtakım Güzel Şeyler

Birkaç yazımı göz önüne aldığımda kafamın içindeki düşüncelerin de olduğu bir metin yazmayalı uzun bir zamanın geçtiğini kabul ediyorum elbette. Zihnimi sürekli akademik yazılara yönlendirmenin beni rahatlattığını düşünsem de günlük türünde de belki de yazarak yoluma bu şekilde de devam etmeliyim diye düşünüyorum. 

Yeni yıl için Lösev'den 3 liraya satın aldığım 2018 yılı takviminde tam 27 çarpı var, saat 03:32... Tarih 28 Ocak 2018'i işaret ederken zamanın ne kadar da çabuk geçtiğini kabullenemesem de bir yere takılıp kalmayı kendime uygun bulmuyorum. Spotify'da David Bowie'den Let's Dance parçası çalıyor bu satırları yazarken. Düşüncelerimi toparlayabilmeyi ve geçmişte bir yerlere not etmeden buraya aktarmayı başarabilmeyi umuyorum.

İlk olarak zihnimin bazı zamanlarda ilgili olduğum konularda açıldığını düşünüyorum/hissediyorum. Bilmiyorum belki de size de aynı şey zaman zaman oluyordur diye umuyorum. İnsan yeni bir şey öğrenince, yeni bir şey dinleyince, okuyunca, yeni yerlere gidince, yeni tatlar keşfedince ve elbette yeni insanlarla bir arada olunca zihninin açıldığını ve belki de genişlediğini o an farkında olmasa da sonra etkilerini hayatında görmesi bu insan için bence olumlu bir etki. Bende tam olarak böyle oldu. İlk ne zaman oldu diye hatırlamaya çalışıyorum. Sanırım bu genişleme ve değişme olayı ilk olarak, 2016 yılının Aralık ayında üniversitemdeki bir hocamın yanına belirli aralıklarla gidip birlikte PISA'daki 'Okuma Becerileri' konusunu tartıştığımız zamanlara denk geliyor diye düşünüyorum. Hocamla hâlâ görüşmeye devam ediyoruz ama PISA konusunda konuşmamızın hiçbir zaman beni tatmin etmediğini çünkü böyle bir değerlendirme programının her dakika değişen dünyada gereken becerileri çeşitli açılardan ölçtüğünü görmek bu değerlendirme programının tartışılmasının sonlanmasına bir anti-tez gibi geliyor olabilir. Zihnimin açıldığı/genişlediği tarihleri not ettiğim bir defterim vardı ama defteri kaybetmiş gibiyim. Her yeri aradım ama bulamadım ama hafızam biraz kuvvetli ise yavaş yavaş bu zamanları hatırlıyor gibiyim.

Hatırladığım diğer bir zaman ise 2017 yılındaki Kitap Fuarı'nda şu anda da üyesi olduğum Yeni Kuşak Köy Enstitülüler Derneği ile tanışmam ve bu dernekte birbirinden harika insanları tanımam ve onların engin bilgilerinden bugün de yararlanmam oldu.


Bu açılma/genişleme meselesinden sonra 21 Ocak'ta gerçekleştirmiş olduğum İstanbul/Kadıköy gezim sırasında satın aldığım kitapları buraya eklemek istiyorum. Akmar Pasajı idi sanırım yanlış hatırlamıyorsam, oraya girdiğimde en az 50 sahaf dükkanı olduğunu gördüm ve burayı bayağı beğendim. Oradan iki eğitim kitabı satın aldım. Ardından Türkiye İş Bankası Yayınları'nın kitapçısına gittiğimizde oradan da 3 kitap aldım. Yüzde 20 indirim olması çok iyi oldu diyebilirim. Ve son olarak 'Yürümeye Övgü' isimli bir kitabı da arkadaşımın hediye etmesi beni çok mutlu etti. İşte kitaplar :)



Ara sıra böyle yazılar yazmaya çalışacağım. Söz uçar yazı kalır...

Son olarak eklemek istediğim bir güzel haber de ' http://egitimheryerde.net ' sitesinden gelen yazarlık teklifini kabul etmem oldu.. Vakit buldukça burada eğitim başlığı altında yazılar yazacağımı belirtmek isterim :)

31 Ekim 2017 Salı

Eğitim ve İletişim Üzerine


Eğitim Nedir?

             "Eğitim, bireyin davranışında kendi yaşantısı yoluyla ve kasıtlı (amaçlı ve planlı) olarak istendik değişme meydana getirme sürecidir" (Ertürk, 1997, s. 12). Bu tanımda eğitimle değiştirilecek olan bireyin davranışıdır. Davranışın değişmesi ancak bireyin kendi yaşantısı yoluyla olabilir. Bireyin davranışını değiştirmenin eğitim olarak adlandırılabilmesi için davranışın istendik biçimde (toplumun istediği) ve kasıtlı (amaçlı ve planlı) olarak değiştirilmesi gerekmektedir.

            Kant, ''Eğitim Üzerine'' adlı eserine ''İnsan eğitime ihtiyaç duyan tek varlıktır. Çünkü eğitimden biz ahlaki terbiye ile birlikte bakıp büyütmeyi (çocuğun bakılıp doyurulması), umumi talim ve terbiyeyi [Zucht] anlamalıyız. Buna göre insan birbiri ardı sıra bebeklik [bakım ve beslenmeye muhtaç olma], çocukluk [talim ve terbiyeye muhtaç olma] ve talebelik [tahsil ve irşada muhtaç olma] evrelerinden geçer.'' cümleleriyle başlar. İnsanoğlu hiç şüphesiz, yaşamının her alanında eğitime önem verdiği ve ihtiyaç duyduğu gibi, iletişime de aynı hassasiyeti göstermektedir. Eğitim, bütün bunların zaman akışı içinde yer aldığı bir süreçle oluşur. İletişim de buna benzer bir özellik taşır aslında. İletişim ve iletişim süreci uzun süreli bir süreç olduğundan, iletişime maruz kalan bireylerde kalıcı davranış değişikliğini açıkça gözlemleyebildiğimiz mevcuttur.
           
         İletişim Nedir?

            İletişim kavramından söz etmek gerekirse, Türk Dil Kurumu (TDK) sözlüğünde iletişim; duygu ve düşüncelerin, akla uygun şekilde başkalarına aktarılması, bildirim ve haberleşme olarak tanımlanmaktadır. Bu süreç, çift yönlü yapılırsa biz burada iletişimden, eğer tek yönlü yapılırsa iletimden söz ediyoruz. İletişimin özünde anlaşma var, iki birimin birbirini anlaması söz konusu. İletişim içinde olanların birbirini anlaması gerekir. Ama yanlış değil, eksik de değil, tam ve doğru anlamak… (Nas: 2015: 1)

            İletişimin Öğeleri

         İletişim sürecinde kaynak, hedeflediği kişi ya da grupta (alıcıda) davranış değişikliği oluşturmak üzere iletişim sürecini başlatan kişidir. Sınıfta bu görevi üstlenen kişi öğretmendir. Mesaj ise, bir ya da birden fazla kişinin bilişsel, duyuşsal ya da psikomotor davranışlarında değişiklik yapmak amacıyla düzenlenen işaretler örüntüsüdür. Bir başka deyişle, kaynağın alıcısıyla paylaşmak istediği düşünce, duygu ve davranışları temsil eden sembollerdir.
            İletişim sürecinde kanal, kaynağın amaçları doğrultusunda alıcıya gönderdiği mesajları taşıyan ortam, yöntem ve tekniklerdir. Alıcı dediğimiz kavram ise, kaynağın gönderdiği mesajlara hedef olan kişi ya da kişilerdir. Son olarak dönüt kavramı, alıcıdan kaynağa yönelen tepkilere ''dönüt'' denilmektedir.

         Bilginin Doğru İletişim ile Aktarımı

            Yukarıda da sözünü ettiğimiz gibi, iletişim de eğitimle birçok ortak özellik taşımaktadır. Öğrenci, zamanının çoğunu okulda, başta öğretmenleri olmak üzere arkadaşlarıyla geçirmektedir.  Öğrenme, iletişim işlemleri sonucunda bireyde kalıcı izli davranış değişikliğinin oluşması anlamına gelmektedir. Bu nedenle öğrenmenin iyi bir iletişim ürünü olduğu söylenebilir. Yeni öğrenmeler yeni bilgi ve beceriler edinmeyle olacağından iletişim gerçekleşmedikçe öğrenme de gerçekleşmeyecektir.

            Öğretmen-Öğrenci Arasındaki İletişim Süreci

            Öğretmen ve öğrencilerin günlük yaşamlarının büyük bir bölümünü geçirdikleri sınıftaki iletişime bakıldığında öğretmenin sosyal ve fiziksel çevresini kasıtlı olarak etkilemek için iletişim kurduğunu söyleyebiliriz. Öğretmenin iletişim becerisini artırmak amacıyla iletişim olgusunu çözümlerken öncelikle kendi kendisine şu gibi soruları sorması ve cevaplaması gerekir:

·         Göndereceğim mesaj sonrasında ne olmasını bekliyorum?
·         Çevremi etkileme anlamında neyi başarmak istiyorum?
·         Gireceğim iletişim sonucu olarak öğrencilerimin neye inanmalarını, ne söylemelerini, ne yapmalarını istiyorum?
·         Psikolojik anlamda, öğrencilerimde hangi etkiyi oluşturmak ve onlardan hangi tepkiyi almak istiyorum?
           
            Bu soruları öğretme-öğrenme etkinliği öncesinde cevaplayan öğretmenlerin daha iyi bir öğretme-öğrenme ortamı yaratabilecekleri düşünülmektedir.
            Eğitim sisteminde iyi bir eğitimci olabilmek için iletişim sürecini çok iyi bilmek gerekir. Öğretme-öğrenme sürecinde de bir eğiticinin bir konuyu etkili bir şekilde öğretebilmesi için öğrencileriyle sağlıklı bir iletişim kurması gerekir. Eğitimde iletişim sürecinin işleyişinde kaynak öğretmen, alıcı da öğrencilerdir. Mesaj ders kitabı, program içeriği ya da öğretmenin sesi, kanal da öğretim süreçleri ya da süreçte kullanılan öğretim araç ve gereçleridir.
          
            Öğretimin etkili olabilmesi için sınıfta çoklu ortamın (multi-media) oluşturulması hem öğretmen-öğrenci etkileşimi hem de iletişim açısından önemli görülmektedir. Bu nedenle öğretim hizmetlerinde hem göze hem de kulağa hitap eden teknolojik araçların kullanılması önemli olmaktadır.

            Öğretmen Ne Yapmalıdır?

         Öğretme-öğrenme sürecinde en önemli rol hiç şüphesiz, öğretmene düşmektedir. Peki öğretmen bu süreçte, etkili bir iletişimin adımlarını atmadan önce veya attığı sırada ne yapmalı, nasıl davranmalıdır? Recep Nas hocam, '' Sağlıklı Öğretmen-Öğrenci İlişkileri (Sınıf Yönetimi) '' adlı kitabında bunu iki başlık altında birçok alt başlığa dengeli bir şekilde yedirerek biz okuyucuya anlatmıştır.

             1. Konuşma

            İnsanoğlu doğduğu andan itibaren kendini yaşadığı topluma kabul ettirebilmesi için iletişime geçmesi gerektiğini ve bunun da aslında ana rahminde başladığını artık biliyoruz. Dinleme ile bütünleşen konuşma yalnızca bir anlatım aracı değil, aynı zamanda bir anlaşma ve etkileşim aracıdır. Kişi doğru ve düzgün konuşmalıdır. Çünkü doğru ve düzgün olmayan konuşma, yetersiz iletişime, yetersiz iletişim de anlama, anlatma ve anlaşma yetersizliğine, hepsi birden başarısızlığa neden olmaktadır.
            Peki iyi konuşmak, hele ki eğitimde etkili konuşabilmek için ne yapmalı?
            İlk olarak çok okumalıyız. İlkokuldan beri bildiğimiz bir gerçek olan, okumak gerçekten de sözcük dağarcığımızı zenginleştirir. Olaylara, insanlara farklı bakış açılarından bakmamızı ve buna göre bir analiz ortaya koymamızı sağlar.
            İkinci olarak, bir öğretmen bilgili olmalı. Bu sözcük, her şeyi ben bilirim, en iyisini ben yaparım anlamında değil, söyleyeceği sözü, konuşacağı 'bir şeyler' olmalı kapısına çıkmalıdır. Konuşmacı işine ne derece tutkun, ne derece çekici bir kişilik sahibi ise, düşünceleriyle duygularını dinleyicileriyle paylaşma, onları bu doğrultuda etkileme gücü de o derece artar.
            Elbette, iyi eğitimci iyi konuşma örneklerini dinlemeli, izlemeli ve bunların ince noktalarını alabiliyorsa not almalı. Üniversiteye başladığım ilk sene açılımı, Technology, Entertainment, Design, olan TED her iki yılda bir Kaliforniya, Monterey'de düzenlenen bir konferans olup bu konferansın varoluş amacı, farklı alanlardaki ileri derecede bilgi sahibi kişilerin bilgi alışverişine zemin oluşturmaktır. Burada izlediğim, başta eğitim olmak üzere kendi ilgi alanlarımda bilgilendirici videoların izleyene gerçekten konuşma konusunda birtakım olumlu şeyler kattığı düşüncesindeyim.

            2. Dinleme

             Dinlemek! Toplum olarak birbirimizi dinlemeye karşı o kadar tahammülsüz olduk ki, aslında bu olumsuz örneklere ne yazık ki öğretmenler içinde karşılaştığımızı söyleyebiliriz. İletişimde elbette en büyük sorun dinlemeyi bilmemek, dinlememek. Recep Nas hocamın da dediği gibi, işitince dinlediğimizi sanıyoruz. Oysa işitmek başka, dinlemek başka… İşitince dinlemiş olmuyoruz.
            Dinleme öğrenilir. Dinlemeyi öğrenmek, okumayı öğrenmek kadar önemlidir. Dinleme, okumayla eşdeğerdir. Okuma gibi dinleme de bilgi, beceri, alışkanlık ister. Aslında dinleme, kulak yoluyla okumadır (Özdemir, 1987: 177).

            Duyarız, dinlemeyebiliriz ama dinlediklerimizi duyarız (Robertson, 2002: 58).

            Karacaoğlan'ı dinleyelim:

            Mecliste arif ol kelamı dinle
            El iki söylerse sen birin söyle
            Elinden geldikçe sen eylik eyle
            Hatıra dokunup yıkıcı olma

Kaynakça:

·         Ergin, A. (2014). Eğitimde Etkili İletişim 7. Baskı Ankara: Anı Yayıncılık
·         Ertürk, S. (1997). Eğitimde 'Program' Geliştirme Ankara: Meteksan
·         Kant, I. (2013). Eğitim Üzerine (Çev. Ahmet Aydoğan) 3. Baskı İstanbul: Say Kitap
·         Nas, R. (2015). Sağlıklı Öğretmen-Öğrenci İlişkileri (Sınıf Yönetimi) Bursa: Ezgi Kitabevi Yayınları
·         Özdemir, E. (1987). İlkokul Öğretmenleri İçin Türkçe Öğretimi Kılavuzu 3. Baskı İstanbul: İnkılâp Kitabevi.
·         Robertson, Arthur K. (2002) Etkili Dinleme (Çev. E. Sabri Yarmalı) İstanbul: Hayat Yayınları
           



27 Ağustos 2017 Pazar

Bir Milletin Tarihinin Tekrar Yazıldığı Şanlı Zafer

         30 Ağustos, Türk'ün şanlı zafer tarihinin en önemlilerinden biridir.

         26 Ağustos 1071'de Alp Arslan'ın Kumandanlığı'nda Malazgirt'ten Anadolu'ya giren Türkler, 1922 yılının 26 Ağustos'unda, Mustafa Kemal Kumandanlığı'nda, biz Türkleri Anadolu'dan atmak için harekete geçen Yunanlıları Anadolu'dan atmışlardır.

         Bu bakımdan, Anadolu'nun Türk yurdu kalması, bu Büyük Zafer'le sağlanmıştır.

         2017 yılının 30 Ağustos'una sayılı günler kala, yine Türkleri Anadolu'dan atmak için çabalayan emperyalist güçlerle boğuşuyoruz. Gerek Kıbrıs'ta, gerek Güneydoğumuzda emperyalist güçlerin maşalığına soyunanlarla mücadele ediyoruz.

         Türk'ün Anadolu'da tutunmasının iki önemli üssü olan Kıbrıs ve Güneydoğu'da gerek Yunan yayılmacılığına, gerekse Kürt bölücülüğü ve istilacılığına karşı, 30 Ağustos önümüzü açacak bir örnek teşkil ediyor.

         Türk Tarihi'nin bu önemli zaferini, onu hazırlayan günler ve gelişmelerle ve elbette zafer muharebesi ile günümüze taşımak bu açıdan bizim için son derece önemli bir vatan görevi.

         Yazıma başlamadan önce Şevket Süreyya'nın Kadro dergisinde, 30 Ağustos'un 10. yıldönümü münasebetiyle yayınladığı yazısına yer vermek istiyorum. 10. yıl coşkusunu, bu yıl da 30 Ağustos'ta aynı şekilde yaşayacağımızı belirtmek istiyorum.

         '' 1922 30 Ağustos'undan bizi ayıran, tam on yılın zaman mesafesidir. Zaman her an biraz daha yürüyor. Bu mesafe her gün biraz daha açılıyor. Fakat bu ne garip tecelli ki, bu zaman mesafesi bizi, 1922 30 Ağustosu'ndan ne kadar uzaklaştırırsa uzaklaştırsın biz mânen ona her ân biraz daha dönüyor, biraz daha yaklaşıyoruz.
         Ona döndükçe ve ona yaklaştıkça, kanımızda sıhhatin ve heyacanımızda tazeliğin, hudutsuz coşkusunu duyuyoruz.
         Tarih içinde, bu kadar derin mânalı, fakat bu kadar yakın bir kahramanlık misali nasip olan kaç nesil vardır? Bu misalin enginliği bizi gün geçtikçe sarıyor, gün geçtikçe onu daha iyi anlıyor ve ona daha çok bağlanıyoruz.
                                                        ***
         Bugünü yaşamak ve yarını kurmak için çalışan neslin, dünün hatırasını zinde tutmak ve ona bağlanmak istemesinden ne çıkar? diyenler, bir nesil için kahramanlık seciyesinin ve ruh asaletinin menbalarını tanımayan ve kıymetini duymayanlardır. Milli inkılâp tarihimizin bütün hamlelerini ve bütün kahramanlık misallerini neslimizin tabiî mirası saymak, bu mirasa bağlanmak ve yeni inkılâp hamlelerinde bu misallerin her zaman zinde ve her zaman heyecan uyandırıcı hatıralarına yaslanmak ve onlardan kuvvet almak ahlâkı, bizim neslimizin - eğer tabii caizse - yegâne muhafazakâr vechesidir.
         Bizden evvel yetişenlerin, millet davası bahse mevzu olunca, her şeye rağmen ve her ne şerait altında olursa olsun mücadele etmek an'anesini bir inkılâp gencinin ruhuna ancak asil bir heyecan verir.
                                                        ***
         Milli mücadele, bir cephe harbi şekline istihale etmiş bir milli kurtuluş ihtilâlidir ki, bu ihtilâlde milletin cerb ve zoru, sokak mücadelesi etrafında değil, müstemlekeciliğe karşı bir harp (istiklâl harbi) ve müstemlekeciliğin dahildeki müesseslerine karşı da bir isyan (Büyük Millet Meclisi Hükümeti) şeklinde tecelli etti. Fakat Dumlupınar olmasaydı, bu ihtilâl akim kalabilirdi. Bu ihtilâl akim kalsaydı, Türk inkılâbı başlayamaz ve inkişaf edemezdi. Dumlupınar milli kurtuluş hareketimizin ihtilâl safhasını inkılâp safhasından ayıran bir hattı vasıldır.
         Hadisenin bu mânası üstünde şimdiye kadar eğer, çok yazılmamışsa bu hâl, hâdisenin herkes için kolayca idraki kabil olmayan mürekkep azametindedir. Kaldı ki, bugünkü nesil, dünkü ihtilâl davasının henüz madiyeti içindedir. Fevkalâde insanlar, fevkalâde vak'alar, fevkalâde neticeler, adeta tabiî zannettiği, tabiîliğine adeta istinas ettiği maddi bir hava gibi bu nesli sarıyor.
         Fakat gün geçtikçe, nesiller değiştikçe nazarların ihatası artacak ve o zaman 30 Ağustos 1922 tarihinin, hattâ yalnız milli tarihimiz için değil, istiklâlleri takyit olunmuş bütün milletlere verdiği maddi misal ile bütün cihan tarihinin seyri üstündeki âlemşumul mâna ve tesiri hakkında, pek çok söylenecek ve pek çok yazılacaktır.
                                                        ***
         İnkılâp, ancak, büyük hâdiseler yapmak ve büyük kahramanlar doğurmak kabiliyetinde olan milletlerin işidir. Lâalettayin bir insan cemiyeti, lâalettayin bir kalabalık inkılâp yapamaz.
         Filhakika, engin ummanlar içinde istikametini kaybedip de bağlanacak bir nokta bulamayan ve ufuklardan ufuklara maksatsız bocalayan avare tekneler gibi, ruhu müttekâsız kalan, bir ruh sefaleti ile diğer ruh sefaleti arasında manasız bocalayan milletler de vardır. Bu perişan, bu avare milleter halâs yolunu, bazen mutavaatın derin karanlığı, bazen her felaketi olduğu gibi kabul etmenin menfur mistisizmi içinde ararlar.
         Fakat şimdi biz, tarihimizde yüz kızartacak bir takım esaret hikâyelerinden başka bir şey olmayan ve istiklâl bahse mevzu olduğu zaman gençliğin kanı, bir alevden su gibi değil de, bir sarı irin gibi pıhtılaşan milletlere Dumlupınar günümüzü bir misal gibi veriyoruz.
         Ya müstemleke sokakların vebalı havası, ya bataklık kokulu mabetlerin gülünç putları önünde, insanlığından geçen milyonların, artık, mefkûreleri için asıl müttekaları vardır.
         Bunu bizzat Dumlupınar'ı yapanlardan dinleyelim:
'' Türk milletinin burada ihraz ettiği zafer kadar neticei kat'iyeli, ve bütün tarihe, yalnız bizim tarihimize değil, cihan tarihine yeni cereyan vermekte kat'i tesirli bir meydan muharebesi hatırlamıyorum. ''                                                    Şevket Süreyya
                                                                                                   (Kadro, sayı 8, Ağustos 1932)




       Taarruz Hazırlıkları


         Gazi Mustafa Kemal, daha Haziran ayında taaruza karar vermişti. Son zafere ulaşmak için gidilecek yol, taarruzdu. Bu katini Büyük Nutku'nda şöyle anlatmaktadır:

         '' Memleketimizde bulunan düşmanları silâh kuvveti ile çıkarmadıkça, çıkarabilecek mevcudiyet ve kudreti fiilen ispat etmedikçe, diplomasi sahasında ümide kapılmanın caiz olmadığı kanaatimiz kati ve daimî idi. En doğru kanaatin bu olduğunun, bu olacağını, tabiî olarak kabul etmek muvafıktır. Filhakika bugünün şeraiti hayatiyesi içinde bir fert için olduğu gibi, bir millet için dahi kudret ve kabiliyetin, eseri fiilî ve izhar ve ispat etmedikçe ehemmiyet intizarında bulunmak beyhudedir. Kudret ve kabiliyetten mahrum olanlara iltifat olunmaz. İnsanlık, adalet, mürüvvet icabatını bütün bu evsafı haiz olduğunu gösterenler talep edebilir. Cihan bir imtihan meydanıdır; Türk Milleti bunca asırlardan sonra gene bir imtihan, hem bu defa da en çetin bir imtihan karşısında bulunduruluyordu. İmtihanda muvaffak olmadan lûtufkârane muameleye intizar etmek bizim için câiz olabilir miydi?" 

         Gazi Mustafa Kemal, tarruz plânlarını yapıyor, Ordumuzun hazırlıklarıyla meşgul olarak ihtiyaç ve eksikliklerin tamamlanmasına çalışıyordu. Büyük Millet Meclisi 20 Temmuz 1922'de tekrar Başkumandanlık Kanunu'nu görüşmüş ve bu görüşmeler neticesinde Gazi'ye yeniden ve bu defa süresiz olarak Başkumandanlık görevini tevdi etmişti. Meclis'in bu kararından önce, Mustafa Kemal'in iradettiği şu nutuk onun yüksek şahsiyetini bir kere daha belirtmektedir:

         '' Artık Ordumuzun kuvvei mâneviye ve maddiyesi fevkalâde hiçibir tedbire ihtiyaç hissetirmeksizin, amâli milliyeyi kemali emniyetle istihsal edecek mertebeye vâsıl olmuştur. Bu sebeple fevkalâde salâhiyetlerin idamesine lüzum ve ihtiyaç kalmadığı kanaatindeyim.
         Bugün, zevalini görmekle memnun olduğumuz bu ihtiyacın, bundan sonra da tahassülünü görmemekle bahtiyar olacağız. Başkumandanlık makamının temadisi, olsa olsa Misaki Milli'mizin ruhu aslisiyle müterafık neticei katiyeye vâsıl olacağımız güne kadar devam eder. Neticei mesudeye emniyetle vâsıl olacağımıza şüphe yoktur. O gün; kıymetli İzmir'imiz, güzel Bursa'mız, İstanbul'umuz, Trakya'mız anavatana iltihak etmiş olacaktır. O mesut günün devamında, bütün milletle beraber, en büyük saadetleri idrakle müşerref olacağız. Benim başkaca, ikinci bir saadetim olacaktır ki o da dâvayi mukaddesimize başladığımız gün bulunduğum mevkie rücu edebilmekliğim imkânıdır. Sînei millete serbest bir fert olmak kadar, dünyada bahtiyarlık var mıdır? Vâkıfı hakayik olan, kalb ü vicdanında mânevi ve mukaddes hazlardan başka zevk taşımayan insanlar için, ne kadar yüksek olursa olsun, maddi makamatın hiçbir kıymeti yoktur. ''

         Büyük Taarruz


       Mustafa Kemal 20 Ağustos 1922'de, Batı Cephesi Karargâhı'nın bulunduğu Akşehir'e gelmiş ve 26 Ağustos 1922 günü sabahı için, düşmana taarruz emrini vermişti. Sabah, saat 05:30'da başlayan topçu hazırlık ateşini piyademizin taarruzu takip etti ve ilk saatlerden itibaren düşman mevzilerine girildi. 26 ve 27 Ağustos günlerinde düşmanın Afyonkarahisar güneyinde 50 ve doğusunda 20-30 kilometre boyunca uzanmış olan müstahkem cepheleri yarılmış; düşman, mevzilerini bırakarak kuzeye kaçmaya mecbur kılınmış ve esaslı düşman kuvvetleri de Aslıhanlar civarında mahvedilmişti.
     












       















       En Büyük Zaferimiz



         Düşman Ordusunun asıl büyük kısmı, dört taraftan sarılarak Dumlupınar'da, Gazi'nin bizzat idare ettiği Başkumandanlık Meydan Muharebesi'nde tamamen yok edildi veya esir alındı.

         En büyük zaferimizi Gazi'nin bizzat kendisinden dinleyelim:
(1924'te yılında Dumlupınar'da yapılan merasimde irat buyurdukları nutkun bazı kısımları).
        
         '' Tıpkı bugünkü gibi, 1922 senesi Ağustos'un 30'uncu günü saat ikide şimdi hep beraber bulunduğumuz bu noktaya gelmiş; üzerinde bulunduğumuz sırtlarda kahraman On Birinci Fırkamız (eliyle işaret ederek) şu karşıki teperlerde muharebeye mecbur edilen düşman kuvayi asliyesine taarruz için yayılarak ilerlemekte bulunuyordu. Beni buraya kadar getiren vesaitin ne olduğunu izah için hatırladığım bir iki noktayı tekrar edeceğim. 29-30 Ağustos gecesi sabaha karşı Garp Cephesi Harekât Şubesi Müdürü Tevfik Bey bermûtat o saate kadar muhtelif karargâhlardan ve her taraftan gelen raporlara göre harita üzerinde tespit ve işaret ettiği vaziyeti umumiyeyi Cephe Kumandanı İsmet Paşa'ya göstermiş ve o da ''Derhal Paşa'ya göster'' emriyle Tevfik Bey'i yanıma göndermişti. Karahisar'da Belediye dairesinde bana tahsis olunan odada yatmakta idim. Beni uyandıran Tevfik Bey'in gösterdiği haritaya baktım, hemen yataktan fırladım.
         Arkadaşlar, haritada gördüğüm şey şu idi ki Ordularımız düşman kuvayi mühimmesini şimalden, cenuptan, garptan ihataya müsait bir vaziyet almış bulunuyorlardı. Şu halde tasavvur ettiğimiz vaziyetler tahakkuk ediyordu.
         Derhal (Fevzi ve İsmet Paşaları çağırınız) dedim, üçümüz de toplandık, vaziyeti bir daha mütalâa ettik.
         Katiyetle hükmettik ki, Türk'ün halâs güneşi 30 Ağustos sabahı ufuktan bütün şaşaasıyla tulû edecektir.
         Bu karara göre Ordulara yeni emir ve talimat yazıldı. Saat 6:30 oldu, fakat vaziyet o kadar mühim, o kadar sürat ve şiddet takip ediyordu ki bu tahrirî emirlerle iktifa etmek muvafıkı ihtiyat olamazdı. Onun için Fevzi Paşa Hazretleri'nden bizzat Altıntaş behemehal esir etmesini söyleyiniz'' dedim. Bu emir derakap telefonla tebliğ olundu.
         Arkadaşlar, saatler ilerledikçe gözlerim önünde inkişaf eden manzara şu idi: Düşman başkumandanının şu karşıki tepede son gayretiyle çalıştığını görüyor gibiydim.
         Düşman mevaziini saran bir daire üzerinde mevzi almış olan bataryalarımızın fâsılasız ve amansız ateşleri, düşman mevakii içinde barınılmaz bir cehennem haline giriyordu, güneş mağribe yaklaştıkça ateşleri kanlı ve ölümlü bir kıyametin kopmak üzere olduğu ruhlarda hissolunuyordu.
         Bir an sonra cihanda büyük bir inhidam olacaktı ve beklediğimiz halâs güneşinin tulû etmesi için bu inhidam lâzımdı. Zulmetler içinde bu inhidam vuku bulmalı idi.
         Hakikaten semanın karardığı bir dakikada Türk'ün süngüleri düşman dolu o sırtlara hücum etti. Artık karşımda bir ordu, bir kuvvet kalmamıştı, kamilen mahvolmuş, perişan bakıyyetüssüyuf kitlesi bulunuyordu. Kendilerinin dediği gibi perhavf ü lerzan, bişekil bir kitle, acaip bir halita halinde firar için melce arıyordu. Artık gecenin huruşan zulmeti neticeyi gözle görmek için güneşin tekara tulûuna intizarı zaruri kılıyordu.''

          Başkumandan Gazi Mustafa Kemal, Ordusunun kazandığı bu eşsiz başarıyı 1 Eylül 1922'de bir tamimle Millete müjdelerken şöyle diyordu:

         '' Milletimizin bünyesindeki kudret ve mefkûreyi üç buçuk sene evvel rüfekayı mesaim ile ifade etmekten başlayarak, tahammülsüz müşkülât içinde devam eden mücahedatımızın netayici tezahür ediyor. Milletin rey ve iradesine istinadeden her işin neticesi için hayır ve saadet olduğu sabittir. Milletimizin istikbali emindir ve nusreti mev'udeyi Ordularımızın istihsal etmesi muhakkaktır. ''

         Büyük zaferden sonra yapılacak iş, kaçan düşmanı takip ederek tutunmasına mâni olmak ve denize dökerek memleketi kurtarmaktı.
         Başkumandan, 1 Eylül 1922 günü, Orduya şu emri vermişti:

         '' Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz'dir; ileri! ''

Bu emri alan Türk Ordusu, bütün ağırlığını bırakıp kaçan düşmanı kovalayarak İzmir'e doğru yürüyordu. Ordularımız 9 Eylül 1922 sabahı İzmir'i ve aynı günün akşamı Bursa'yı kurtardılar. Akdeniz, askerlerimizin zafer teraneleriyle dalgalanıyordu. İzmir'i kurtaran ordu, 16 Eylül'de Anadolu'yu Yunan istilâ ordusunun son neferinde de temizlemiş ve hareket istikametini henüz yabancı işgali altında bulunan diğer vatan topraklarına çevirmişti.


         Mudanya Mütarekesi


       Türk zaferi karşısında telâşa düşen İtilâf Devletleri, savaşı durdurmayı ve Türk isteklerini barış yoluyla yerine getirmeyi menfaatlerine daha uygun gördüler ve bunun için hazırladıkları notayı Millî Hükümet'e verdiler.

         Mustafa Kemal tarafında bu notaya, Meriç Nehri'ne kadar Trakya'nın derhal Türklere teslimi şartıyla Mudanya'da askerî bir konferansın toplanmasını kabul ettiğimiz ve konferansta Türkiye'yi temsil etmek üzere İsmet Paşa'nın tâyin olunduğu cevabı verildi. (29 Eylül 1922)

         3 Ekim günü Mudanya Konferansı çalışmalarına başladı. Anadolu zaferi kazanılmıştı. Sulh, derhâl istihsal edilecekti. 4 Ekim'de, Büyük Millet Meclisi'nde söz alan Gazi Başkumandan bu inancını şöyle haykırdı:
        
         '' Arkadaşlar! Bu Anadolu zaferi tarih arasında, bir millet tarafından tamamen benimsenen bir fikrin ne kadar kadir ve ne kadar muhyi bir kuvvet olduğunun en güzel bir misali olarak kalacaktır. Önümüze dikilen bütün mevanii birer birer yıkıp aştıktan sonra bugün artık Misakı Millî'nin çizdiği hudutlar dahilinde, mesut, müreffeh ve hür yaşamak için, her ne lazımsa, bunların hepsini istihsal edeceğiz. Düşman elleriyle viran olmuş ve seve seve can verilmiş ve çocuklarımızın kanıyla sulanmış olan yurdumuzun ufkunda artık sulhun tatlı güneşi gecikmeyecektir. ''

         Çetin tartışmalar sonunda Türk iradesi üstün gelmiş, Trakya'nın bir ay içinde Yunanlılar tarafından boşaltılması kabul edilmişti. Bu esasları ihtiva eden Mudanya Mütarekenamesi 11 Ekim 1922'de imzalandı.

           Sonuç


       Yazımı, yıllar önce yazdığı yazılarla günümüze ışık tutan usta yazar, bugün yaşadığımız durumu anlamamızda büyük rol oynamaya devam etmekte büyük payı olan sevgili Uğur Mumcu'nun yıllar önce 30 Ağustos 1992'de kaleme aldığı TBMM ve Ordu başlıklı yazısından şu alıntıyı yaparak bitirmek istiyorum:

           '' Kurtuluş Savaşı, bir soylu ayaklanma, “Kuva-yı Milliye”, köklü bir sivil direniş ve 30 Ağustos da görkemli bir askeri utkudur. (…) Savaşı kazanan ve cumhuriyeti kuran, o çilekeş o özverili Anadolu halkıdır, her cephede kan akıtan, can veren Mehmetçiktir, “tam bağımsızlık” inancı ile Anadolu'ya geçen ve emperyalist ordulara karşı savaşan ve ayaklanmaları bastıran yurtsever subaylardır; Mustafa Kemal gibi İsmet Paşa, Fevzi Paşa, Karabekir Paşa, Refet Paşa, Fahrettin Paşa, Ali Fuat ve Kazım Özalp Paşalar gibi paşalardır. (…) 30 Ağustos, “emperyalizme ve kapitalizme karşı” Türk halkının ordusu eliyle kazandığı büyük utkudur. (…) Ulusal bağımsızlıkçılar; 30 Ağustos Bayramı hepinize kutlu olsun! ''
       


YARARLANDIĞIM ESERLER

  • Mustafa Kemal ATATÜRK/NUTUK
  • Hasan Latif SARIYÜCE/ATATÜRK'ÜN HAYATI, İLKELERİ, DEVRİMLERİ
  • E. KURMAY YARBAY TALAT TURHAN/30 AĞUSTOS: TÜRK İSTİKLÂL HARBİ'NDE BÜYÜK TAARRUZ VE BAŞKOMUTAN MEYDAN MUHAREBESİ(Yukarıdaki fotoğraflar bu kitaba aittir)
  • BERNARD LEWIS/MODERN TÜRKİYE'NİN DOĞUŞU
  • ŞEVKET SÜREYYA AYDEMİR/TEK ADAM: MUSTAFA KEMAL(3. CİLT 1922-1938)



19 Temmuz 2017 Çarşamba

Cumhuriyet ve Atatürk Başlığı Altında Bilim ve Ulusal Eğitim Metodolojisi Üzerine



'' İnsanların hayatına, faaliyetine hâkim olan kuvvet yaratma ve icat kabiliyetidir.''

Mustafa Kemal Atatürk


ABSTRACT


          Ghazi Mustafa Kemal Ataturk (1881-1938), considered as one of the greatest soldiers and statesmen of all time, has been interpreted as a genius who has done miraculous works due to his successes. Ataturk's success has two main components of his success: genius and the method that allows him to use the genius efficiently. We can clearly see on the basis of educational reforms that one of the fields we see as examples of the his genius is Turkish education and that it has realized the scientific, rational and critical concepts which should be followed in this education. One of the most important characteristics of Mustafa Kemal is that it gives importance to science and rational thought throughout life and has a very readable and researching structure. In the opening and continuing of the institutions that will educate individuals with these traits in national education understanding, science and technology. Therefore, these two items can be found at the basis of the education systems that have been created and it is easy to get to the level of contemporary countries. In this writing, a soldier and a great statesman, thinker, scholar and educator who founded the Turkish Republic and set up a contemporary nation-state based on the Turkish Revolution, which was the example of the Ottoman Empire, I have studied the contributions of Mustafa Kemal Atatürk to the understanding of national education from a scientific point of view.


         Türkiye Cumhuriyeti'nin bilim ve eğitim politikası, Atatürk'ün 27 Ekim 1922'de Bursa'da öğretmenlere söylediği nutukta ve 22 Eylül 1924'te Samsun'da gene öğretmenlere hitaben yaptığı konuşmasında özetlemiştir. Atatürk, 1933'te, Onuncu Yıl Nutku'nda Türkiye'nin bilim ve eğitim hedefini de bizzat tespit etmiştir: Çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine çıkmak.

         Atatürk, bilim ve teknolojinin insan hayatındaki önemini her zaman ve her yerde vurgulamıştır. Büyük önder, Ulusal Kurtuluş Savaşımızın başarıyla sona ermesinden sonra Bursa'da öğretmenlere yaptığı konuşmada da bilim ve teknoloji hakkında şunları söylemiştir:

''Yurdumuzun en bayındır, en göz alıcı, en güzel yerlerini üç buçuk yıl kirli ayaklarıyla çiğneyen düşmanı mağlup eden zaferin sırrı nerededir, bilir misiniz? Orduların sevk ve yönetiminde bilim ve fen ilkelerinin kılavuz edinilmesindedir. Milletimizi yetiştirmek için asıl olan okullarımızın, üniversitelerimizin temellendirilmesinde aynı yolu inceleyeceğiz. Evet, milletimizin siyasi, sosyal hayatında, milletimizin fikri terbiyesinde de yol göstericimiz ilim ve fen olacaktır. Okul sayesinde, okulun vereceği ilim ve fen sayesindedir ki Türk milleti, Türk sanatı ve ekonomisi, Türk şiir ve edebiyatı, bütün incelikleri ve güzellikleriyle oluşup gelişecektir.''

         Ömrü boyunca bilim ve akılcı düşünceye önem veren Atatürk, 22 Eylül 1924 günü Samsun'da öğretmenlere yaptığı konuşmada şunu vurgular:

''Dünyada her şey için, medeniyet için, hayat için, başarı için en gerçek yol gösterici ilimdir, fendir. İlim ve fennin dışında yol gösterici aramak gaflettir, cehalettir, doğru yoldan sapmaktır. Yalnız; ilmin ve fennin yaşadığımız her dakikadaki safhalarının gelişimini anlamak ve ilerlemelerini zamanında takip etmek şarttır. Bin, iki bin, binlerce yıl önceki ilim ve fen dilinin çizdiği kuralları, şu kadar bin yıl sonra, bugün aynen uygulamaya kalkışmak elbette ilim ve fennin içinde bulunmak demek değildir.'' 

         Ona göre tek dayanak noktası bilimdir. Bilim de devamlı değiştiğine ve ilerleme gösterdiğine göre, Türk Devrimi de zamana uygun olarak kendi kendini sürekli olarak yenilemek zorundadır. Bu nedenle Atatürkçülük veya Atatürkçü Düşünce Sistemi durağan değil, dinamik bir özelliğe sahiptir ve temel kavram çağdaşlaşmaktır.

         Atatürk şüphesiz ki eğitimi, sosyal ve kültürel kalkınmanın ana araçlarından biri olarak görmüş ve onun her alanına, her zaman büyük ilgi duymuştur. Mustafa Kemal, yeni Türk devletinin temellerinin atılmaya başlandığı Ulusal Kurtuluş Savaşı'nın ilk yıllarında bile ülkeyi çağdaş uygarlık düzeyine ulaştıracak eğitim sistem ve kurumlarını aramaya başlamıştı. Öyle ki Kurtuluş Savaşımızın en zor günlerinde, düşman ordularının Anadolu içlerine saldırılarını artırdığı ve ordumuzun geri çekilmek zorunda kaldığı Kütahya-Eskişehir çarpışmalarının en buhranlı bir zamanında bile Atatürk, bir yandan savaşın kazanılması için askeri alanda büyük çabalar harcarken, bir yandan da çağdaş eğitim sistemi üzerinde araştırmalara girişmişti. Bunun en önemli kanıtı, Kurtuluş Savaşı'nın en bunalımlı günlerinde (16 Temmuz 1921) Ankara'da Maarif Kongresini toplamış olmasıdır. Atatürk, bu önemli kongreyi açılış konuşmasında,

''Şimdiye kadar izlenen öğretim yöntemlerinin, milletimizin gerileme tarihinin en önemli sebeplerinden biri olduğu kanaatindeyim. Onun için bir Milli Eğitim Programı’ndan söz ederken; eski devrin boş inançlarından ve yaradılış niteliklerimizle hiç de ilgisi olmayan yabancı fikirlerden; doğudan ve batıdan gelebilen bütün etkilerden tamamen uzak, milli karakterimiz ve tarihimizle uyumlu kültür kastediyorum. Çünkü milli dehamızın tam olarak gelişmesi ancak böyle bir kültürle sağlanabilir. Herhangi bir yabancı kültür, şimdiye kadar izlenen yabancı kültürlerin yıkıcı sonuçlarını tekrar ettirebilir. Fikri kültür, ortamla uyumludur. O ortam milletin karakteridir'' diyerek, eğitimi ulusları uygarlığa götüren ve Türk ulusunu çağdaş uygarlık düzeyine ulaştıracak bir ''araç'' olarak yorumlamıştır. Mustafa Kemal'in bu sözleri, bağımsızlık savaşı veren bir önderin, kültür ve eğitim alanında da bağımsızlığa ne kadar önem verdiğini gösteren tarihsel kanıttır.

         Mustafa Kemal, ulusal eğitim programının bir yandan toplum gereksinimlerine karşılık vermesi, öte yandan da çağdaş bir nitelik taşıması görüşünde idi. Atatürk, bu eğitim görüşünü, bütün yaşamı boyunca titizlikle korumuş ve sürdürmüştür. Öyle ki Onuncu Yıl Nutku'nda bahsettiği ''çağdaş medeniyetler seviyesi'' hedefine varışta, yapılan inkılaplarla hem bilimde hem de sanatta eleştirel bakış açısını kazanmayı ve bağımsız bireyler yetiştirilmesini ön plana koyacak çalışmalara büyük bir destek verdiğini söyleyebiliriz. Yedi küsur yıl süren Milli Eğitim Bakanlığı döneminde Hasan Âli Yücel bu hedeflere varabilmek için, okulların müfredat programlarının ıslah edilmesini, yeni tür okullarının açılmasını ve halka dönük tecrübe ve ansiklopedi yayını gibi işlerle halkın bilgi ve görgü düzeyinin yükseltilmesini hedeflemiştir.

         Ulusal eğitimle birlikte üzerinde yoğunlaştığı önemle vurguladığı diğer bir nokta ''eğitim ve öğretimde birlik'' ilkesiydi. Ve bu konunun da bir an bile duraksamadan uygulamaya konmasını istiyordu. Milletvekillerine şöyle seslenmiştir bu konuda: ''Bu yolda gecikmenin sakıncaları ve bu alanda büyük bir istekle hemen işe başlamanın önemli ve derin sonuçları, kararınızı çabuklaştırmalıdır.'' Eğitim ve öğretimde birlik adı altında gerçekleştirilen öğretimin birleştirilmesi, bilimsel, akılcı ve çağdaş bir düşünce yapısına sahip bireyleri yetiştirmeyi ve bu bireylerin kendi başına karar verebilme, düşünce üretme ve bir senteze ve karara varma olayını hayatları boyunca uygulamalarını ve çevrelerinin de böyle olmalarını sağlamalarını birinci şart olarak öngörüyordu.

         Osmanlı İmparatorluğu zamanında okullar çok azdı. Onlar da ancak büyük kentlerde açılmıştı. Kasaba ve köylerde oturanlar her türlü eğitim olanaklarından yoksundu. Halk, ücretlerini kendileri ödedikleri hocaların yönetimindeki mahalle mektebine çocuklarını gönderebiliyorlardı. Bu okullarda dualar ve ilâhiler öğretilirdi. Mahalle mekteplerinden başka yüksek öğretim veren medreseler de vardı. Bunlarda da din bilgilerinin dışında hayatta geçerli bilgiler öğretilmezdi.

         Halkın açtığı okullarla devletin açtığı okullar yan yana eğitim işini pek yetersiz bir düzeyde sürdürüp gidiyorlardı. Okullarda uygulama değeri olan bilgiler öğretilmediği gibi yeni yetişen kuşaklara ayrı ayrı görüşler, ayrı ayrı uygarlık anlayışları aşılıyorlardı. Atatürk, öğretim programlarının çağdaş eğitim anlayışına göre düzenlenmesini, eğitimin devletçe tek elden yönetilmesini istiyordu. Bunun için 3 Mart 1924 tarihli bir yasa çıkarıldı. Medreselerle mahalle mektepleri kaldırıldı. Öğretim programları lâikleştirildi, hayatta geçerli bilgilere yer verildi. Bütün okullar Milli Eğitim Bakanlığı'na bağlandı.


         Atatürk, bilim adamlarına ve öğretmenlere o kadar önem vermiştir ki, onları Kurtuluş Savaşı'nda askere almamıştır. Bunun çok güzel bir örneği askere gitmek için başvuran Hamdullah Suphi Tanrıöver'dir. Tanrıöver, anılarında bu olayı şöyle anlatır:
''Askere gitmek için ilgili mercilere başvurdum. Atatürk, 'Biz askere alacak binlerce kişi bulabiliriz ama Darülfünun'a (üniversiteye) ikinci bir Hamdullah Suphi bulamayız. Sen yine irfan (kültür) ordusunun başında kal' yanıtını verdiler.''

         1 Mart 1924, Mustafa Kemal yine TBMM'nin kutsal kürsüsünde yeni bir çalışma döneminin açılış konuşmasını yaptığı sırada, düşünceleri ve sözleri ''eğitim öğretime'' yönelik  olmuştur. Milletvekillerine bakarak ''Dört yıl önce ulusal eğitim için ayırdığımız ödeneklerin verimli olmasına ve boşa harcanmamasına önem veriyoruz. İşin bu yönünü gözden kaçırmamakla birlikte, ulusal eğitimle ilgili yatırımların aksatılmadan artırılması gerektiğine inancımız sürecektir.'' demiştir.


         Atatürk, tüm yaşamı boyunca;

1.    Önce karşısındaki sorunu iyi tanımaya ve tanımlamaya (yani kodlamaya)
2.    Kendisinden önce bahis konusu sorun veya sorunlar için ortaya atılmış çözüm önerilerini iyi öğrenmeye ve bunların başarısızlık ve/veya uygunsuzluk nedenlerini doğru teşhis etmeye
3.    Sorunun veya sorunların çözümü veya çözümleri için uygun varsayım önerileri üretmeye
4.    Kendi önerdiği varsayımlara körü körüne asla bağlanmadan onları en acımasız bir şekilde gözlem raporlarıyla denetlemeye
5.    Başarısız olduklarına inandığı varsayımlarını derhal eleyerek, yerlerine yeni gözlem temelini de dikkate alarak (yani kendi çözüm önerilerini başarısız kılmış olan gözlemleri de değerlendirerek) yeni varsayım önerileri üretmeye
6.    Bu yeni varsayım önerilerini de daha önceki varsayımlar için yaptığı gibi gözlem raporları ışığında denetlemeye büyük özen göstermiştir.

         Prof. Dr. Celal Şengör'se Atatürk'ün  bu bilimsel düşünme metodunu şöyle anlatıyor:

''Bu yöntem, günlük hayattan da bildiğimiz deneme-yanılma yöntemidir ve 20. yüzyılda modern bilim felsefesi ve bilim tarihi, bilimin bundan başka herhangi bir metodunun bu güne kadar olmadığını ve bundan sonra olabilmesi için de şimdilik görünürde hiçbir işaret bulunmadığını göstermiştir.''

         Prof. Dr. Celal Şengör, Atatürk'ün bu sistematik ve akılcı düşünce tarzı ve uygulamasını aşağıdaki cümleleriyle açıklamaktadır:

''Atatürk'ün yakınları olan Makbule Atadan, Ali Fuat Cebesoy ve diğer şahısların anlatımlarına göre yazılan kitaplarda haritaları ve kitapları arasında kaybolan, dikkatini bir probleme yoğunlaştırdığı zaman adeta dünya ile ilişkisi kesilen insan imajı, hemen tüm üstün yetenekli bilim adamlarının yaşamlarında da karşımıza çıkar. Hele problemi çözdüğüne inandığı an 'Tamam' diye haykırıp coşkuyla günlerdir kapandığı odasından harita ve kitaplarının arasından, koridora fırlayan Mustafa Kemal, bana gayri ihtiyari hamamdan 'Eureka' diye bağırarak fırlayan Arşimet'i çağrıştırırdı.''

         Son olarak, davranış ve sözleriyle bizlere devamlı yol gösteren Atatürk'ün önemi gün geçtikçe artmaktadır. O, dün olduğu gibi, bugün de günceldir ve yarın da güncel olacaktır. Ülke olarak da Atatürk'ün işaret ettiği ilkeleri izlemekten başka çaremiz yoktur. Agah Sırrı Levent'in söylediği gibi:

''Atatürk her zaman için kuvvet kaynağıdır. Güçlüğe mi uğradınız? Umudunuz mu kırıldı? Atatürk'ü hatırlayın, onun çarpışmak zorunda kaldığı güçlükler karşısındaki tutumunu göz önüne getirin. Cesaretiniz hemen yerine gelecek, hayatı sevmeye başlayacak, yeni bir hızla ileri atılacaksınız. Umutla sarıldığınız işte hemen başarı sağlayacaksınız.''





KAYNAKÇA

  • Bilgiyle Sohbet (Celâl Şengör)
  • 1923: Kuruluş Ayarlarına Dönmek (Sinan Meydan)
  • Atatürk, Bilim ve Üniversite (Metin Özata)
  • 20. Yüzyılın En Büyük Lideri Atatürk (İlker Başbuğ)
  • Atatürk'ten Türkiye'ye Işık Tutan Konuşmalar (Doç. Dr. Halil Bal)
  • Atatürk'ün Ulusal Eğitim Anlayışı ve Köy Enstitüleri (Nadir Gezer)
  • Geometri (Mustafa Kemal Atatürk)


Yeni Yılın İlk Ayı Biterken Kafamı Meşgul Eden Birtakım Güzel Şeyler

Birkaç yazımı göz önüne aldığımda kafamın içindeki düşüncelerin de olduğu bir metin yazmayalı uzun bir zamanın geçtiğini kabul ediyorum elbe...